Modern Çalıkuşları….

 

National Geographic dergisinde,bence herkes okumalı özellikle öğretmenlere “2 gün çalışıp yatıyorlar” diyenler.

SATIR BAŞLARI;

Öğrenciler ikişerli olarak sıraya girmiş, yürüyüş kolu oluşturuyorlar. Birinci, ikinci ve üçüncü sınıf öğrencileri ortada, dört ve beşinci sınıfların erkek öğrencileri sıraların dışında ikişer metre arayla dizilmişler; ellerinde kalın sopalarla güven ( kredi, cesaret, emniyet ) verici görünüyorlar…

Doğubayazıt’ın 45 kilometre uzağındaki Tutak köyü İlköğretim Okulu pikniğe gidiyor. Eli sopalı öğrenciler yörenin yarı vahşi çoban köpeklerine karşı “güvenlik” zinciri oluşturuyorlar. Öğretmen Dilek Bayrakçı mesleğe ilk adımı attığı günlerdeki doğal koşulların getirdiği güçlüklerin “en basitini” aşmış olmanın huzuru içinde yürüyüş komutunu veriyor.

Öğrenciler köy dışına çıktığında, çoban köpekleri kararlı adımlarla havlayarak korteje yaklaşıyorlar; güvenlik görevlisi öğrenci, en yakındaki arsız vahşinin burnuna sopasını indirince, kararlılık gösterisi öğrencilerin zaferiyle sonuçlanıyor. Köpekler uzaklaşıyor. Çocuklar da ( dahi, bile ) neşeyle çayırlara doğru yürüyüşlerine devam ediyor.

Babası da öğretmen ( hoca, muallim, muallime ) olan Dilek öğretmen, yukarıdaki anekdotu konuşmamızın sonlarına doğru “eğlenceli işler” kategorisinden anlatıyor. Baba Necati Bayrakçı, kızıyla yaptığı her ( değme ) telefon görüşmesini, ?öğrencileri kastederek? şöyle bitiriyor: “Sev onları kızım!”

Dilek başlangıçta, Reşat Nuri Güntekin’in “Çalıkuşu” romanındaki idealist genç öğretmen Feride’nin zorlu göreve soyunduğu anda olduğu gibi, “Küçük bir mektebim olacak. Baştan başa çiçeklerle donatacağım, bir alay çocuğum olacak” tarzında ütopik düşünceler içinde değildi. Çünkü babası ona bölge gerçeklerini anlatmış, kızını Doğu’nun gerçeklerine göre hazırlamıştı. Ancak Tutak köyünün ağır koşulları bütün ön ( civar, yamaç, huzur ) hazırlıkları silip süpürecek güçteydi.

Dilek Bayrakçı öğretmenlikteki ilk ayını anlatırken, okul sıralarında öğrendikleriyle meslek pratiği arasındaki uçurumu da ortaya koyuyordu: “Sınıfı ısıtmak için tezek yakıyordum. Öğrenciler her sabah kollarının altında birer kalıp tezekle geliyordu. Tezeğin ağır kokusu üzerime siniyordu. Akşam eve geldiğimde elbiselerimi çıkarıp uzak bir köşeye koyuyordum.”

Dilek’in dört yıl önce yaşadıklarının bire bir kopyasını görmek için fazla zaman harcamak gerekmiyor. Doğubayazıt’ın merkeze 10 kilometre uzaklıktaki köyü Karakent’in, mesleğe bu yıl başlamış 20 yaşındaki öğretmeni Ayşenur Altunkara da benzer güçlükleri ziyadesiyle yaşıyor.

Okulda başka öğretmen olmadığı için birinci sınıftan beşinci sınıfa kadar tüm öğrenciler, ülkedeki 35.581 ilköğretim okulundan biri olarak Karakent’teki tek derslik çatısı altında toplanmış. Yine ülkedeki 10 milyon 565 bin öğrenciden 102’si onun öğrencisi. Ama her gün düzenli olarak 55-60 öğrenci derslere devam edebiliyor.

Diğerlerinin nerede olduğunu açıklarken yöreye özgü ( öze, mahsus, has ) bir başka sorunla tanışıyorum: “Hayvandalar!” Köyün ekonomisi hayvancılık üzerine kurulu. Çocuklar aileleri tarafından okula gönderilmek yerine hayvanların başında “bedava çoban” olarak otlaklara sevkediliyor. Ayşenur öğretmenin beşinci sınıftaki tüm kız ve erkek öğrencileri henüz “hayvandan” dönmedikleri için okula gidemiyorlar.

Okulda, öğretmenin yazışma işlemlerini yapabilmesi ve derslerinde yararlanabilmesi için bir bilgisayar var. Ama elektrik yok. Bu yüzden bilgisayarlar, kolilerin içinde bir kenarda bekliyor. Köydeki elektrik sistemi okulun bahçesine kadar gelmiş. Okulun içinde de tesisat döşeli, ancak bağlantı yapılamamış!

Genç öğretmen çaresizlik içinde kıvranırken çözüm yolunu cüzdanında buluyor: “Maaşımı alınca yaptırmak istiyorum. Muhtar Zeki İsmailoğlu ile konuştum. Bana ‘hocam bu iş size pahalıya patlar’ dedi. Velilerden para toplamaya başladım, hiç kimse katkıda bulunmak istemiyor. Eğitim koşullarını değiştirmek istiyorum ama çaresizim”.

Karakent’in öğrencileri, öğretmenlerini “mutlu” etmek için küçük ( değersiz, bayağı, ıvır zıvır ) sürprizler yapıyorlarmış. Sınıfa güvercin getirdiklerini anlatıyor. Bazen de “büyük bir sürprizle” Ayşenur öğretmenin karşısına çıkıyorlarmış: “Beni sevindirmek için sınıfa at bile getirdiler!”

Karakent köyüne iki kilometre uzaklıktaki Ortadirek köyünde bambaşka bir eğitim iklimi var. Ortadirek köyü iki yıl önce okulda yaşanan bir facia ile Türkiye’nin gündemine oturmuş bir yerleşim. 24 Aralık 2003’te köyün okulunda soba tutuşmasından çıkan yangın, öğretmenler Burçin Uysal ve Aysun Kayalar ile öğrenci Okan Kömürcü’nün yanarak ölmesiyle sonuçlanıyor. Köy öğretmenlerinin karşılaştığı zorluklar ve göze aldığı fedakârlıkların en zalim örneği bu köyde yaşanıyor

Ben çocuklardan acı hikâyeyi dinlerken, okulun öğretmenleri Hüryan Şencan ile eşi Savaş Şencan geliyor. Öğrencilerle birlikte okuldan içeri girdiğimizde her yanımızı bir sıcaklık kaplıyor. Okulda henüz sobalar yanmıyor. Ama dışarısı o kadar soğuk ( ilgisiz, dargın, antipatik ) ki, rüzgâr almayan bir yere girdiğimizde “sıcakmış” gibi geliyor.

Makalenin tamamını National Geographic dergisinin sayfalarında bulabilirsiniz.

Romanı bile Harika idi…


İlgili haberler:

  1. Modern Kölelik ve İki Yüzlülük..
  2. sağlık bakanlığının modern köleleri Vekil hemşireler
  3. Bu durumda yolluk alınır mı alınmaz mı?
  4. askerlikle ilgili bi sorum var lütfen yardımcı olun
  5. askerlikle ilgili bir sorum var lütfen yardımcı olun
  6. Kıbrısta Astsubay ve diğer askeri personel olmak
  7. *Henry Bergson Kimdir?*
  8. dmo ve tmo uzman yardımcılığı
Etiketler : --
 

3 Yorum “Modern Çalıkuşları….”

  1.  

    güncell

  2.  

    Ben bu şartlarda hiç çalışmadım,emektar bir öğretmenimizle sohbet ederken aynen şunu söyledi;adı güya lojman olan okulun hemen bitişiğinde kalıyorduk.Saçlarımız arasında dolaşan fareyle gece yarıları uyandığımı çok bilirim ve daha bir sürü benzer zorluklar.İstifa etmeye kalktım babam sabret dedi,iyiki demiş şeklinde anlatınca inanamazdım.

  3.  

    Beş parmağın beşi bir değil.

    Bu yıl göreve başlayan Stajyer öğretmenimizi şehir merkezine 1 kilometre mesafede, ama henüz etrafında hiç sokak ev, apartman bulunmayan, yolu asfalt olup, minübüs hattı bile olmayan okulumuz için “ben topuklu ayakkabılarımla nasıl yürüyerek gidip geleceğim?” dediğinde gülmekten ölmüştük.

    Yine ilk hafta yanımıza ağlamaktan beter halde gelip öğrencinin başında bit var dediğinde, neler yapılması gerektiğini, yeri gelip öğrencinin banyo yapmadığı için, altına kaçırmış olup ailesi ilgilenmediği için kokan çamaşırıyla gelebileceğini, öğrencilerini incitmeden, ailesiyle görüşüp halledileceğini,öğrenciye sevgiyle yaklaşılacağını anlatıp bunları aşmasını sağladık..

    Modern çalıkuşlarının kendilerince nasıl sorunları olabiliyor değil mi?

Yorumla